HÜLYA ÖĞRETMEN
Kırmızı çoraplı küçük bir kız hatırlıyorum.Babasıyla el
ele tutuşmuş okula gidiyor.Fakat ne çantası ne de okul
önlüğü var bu küçük kızın.Ayrıntıları hafızamdan
silinmiş bir etek ve etek altında uzun kırmızı çoraplar...Küçük
kız okula kayıt olmaya gidiyor.O güne kadar görmediği
ama herkesten işittiği okul...Acaba nasıl bir şeydi
küçük kızın hayalinde.Babası,"okula gidince bir çok
arkadaşın olacak"demişti.Okula gitmeden önce küçük kıza
babası,üzerinde Atatürk resmi olan bir alfabe kitabı
almıştı.Kalemleri,defterleri,kitapları vardı küçük
kızın.Okul çantası,okul önlüğü hepsi hazırdı.Okul
deyince küçük kızın hayalinde işte böyle bir resim
çizilirdi.İsimleri Ayşe,Fatma,Ali,Ahmet olan
arkadaşlar,üzerinde Atatürk resmi olan
kitaplar,kenarları kırmızı kalemle çizilmiş
defterler,rengarenk kalemler...Haftanın ilk günü,bir
pazartesi sabahı okullar açıldı.Annesiyle beraber sınıfa
girdi küçük kız.Hayalindeki resimde bir eksiklik
vardı.Öğretmen...Ayakta duruyor,ellerini sınıf
defterinin olduğu masaya dayamış yoklama yapıyordu.küçük
kız onu da ekledi hayalindeki resme ve yoklama
bitti.Anneler çocuklarını bırakıp gittiler.Öğretmen
adını söyledi,adım "Hülya Can"dedi.O günden sonra küçük
kızın en sevdiği isim"Hülya" oldu.En sevdiği oyun da
öğretmencilik...Bir gün Hülya öğretmen,öğrencilerin
defterlerine yazdıklarını kontrol ediyordu.Sıra küçük
kıza geldiğinde "aferin,ne güzel yazıyorsun"demişti.O
günden sonra küçük kız öğretmenini çok hem de çok
sevdi.Hayalindeki öğretmen resminin çizgileri gittikçe
daha belirgin,daha yumuşak ve ayrıntılıydı.Günler
geçtikçe öğretmenin üzerine siyah bir kazak
çizildi.Öğretmeni bu kazağı çok giyerdi.Küçük kız,Hülya
öğretmenin saçlarını,yüzünü,bakışlarını,ille de o
sevimli yanaklarını-gülerken elmacık kemikleri daha bir
belirginleşir,sanki yüzünde güller açardı-Evet, illede o
sevimli yanaklarını tüm ayrıntılarıyla çizdi.Onu
çizerken çizgiler o kadar yumuşaktı ki...Tıpkı Hülya
öğretmenin sıcacık,yumuşak elleri gibi...Küçük kız
doyamıyordu öğretmenine.Onu o kadar çok seviyordu ki...Paydos
zili çalar çalmaz kitaplarını çantasına
yerleştirir,Hülya öğretmenin arkasından yetişmeye
çalışırdı.Otobüs durağına kadar Hülya öğretmenle beraber
yürümek,ayrılırken "iyi akşamlar" deyip el sallamak ne
büyük zevk verirdi küçük kıza.ilk iki sene böyle
geçti.Küçük kız artık 3. sınıf olmuştu.O yıl Hülya
öğretmen hamileydi.Tıpkı annesi gibi o da bir bebek
bekliyordu.Bir akşam,küçük kızın babası annesini
hastahaneye götürdü.Küçük kızla kızkardeşi o gece
babaannelerinde kaldılar.Ertesi gün babaanne küçük kızla
kızkardeşine müjdeyi verdi.Bir erkek kardeşleri olmuş.O
gün küçük kız okula gitti ancak öğretmeni sınıfta
yoktu.O gün Hülya öğretmen okula hiç gelmedi.Küçük kız
eve döndüğünde annesi ona öyle bir haber verdi ki küçük
kız çok şaşırdı.Tesadüfün böylesi,meğer küçük kızın
annesiyle Hülya öğretmen aynı hastahanede aynı gün doğum
yapmışlar.Ertesi gün küçük kız, arkadaşlarına vereceği
haberin sabırsızlığıyla okula gitti.Sınıfa girdiğinde
arkadaşlarına,öğretmenlerinin bir kızı olduğunu bu
yüzden okula gelemediğini söyledi.Hülya öğretmen kırk
gün doğum izni almıştı.Küçük kız tam kırk gün Hülya
öğretmenini göremeyecekti.O gün Hülya öğretmenin
sınıfını üç,dört gruba ayırıp diğer sınıflara
dağıttılar.Küçük kız şimdi hem arkadaşlarından hem de
Hülya öğretmeninden ayrıydı.Alışamadı yeni
sınıfına,sevemedi yeni öğretmenini,yeni
arkadaşlarını.Küçük kız artık güzel yazı
yazamıyordu.Derste parmak kaldırmıyor,sorulara cevap
veremiyordu.Okulu artık sevmiyordu.Her sabah ya başı,ya
karnı ağrıyor okula gitmek istemiyordu.Küçük kız geçen
her günün hesabını tuttu.Kırk gün sonra öğretmeni
gelecek o yumuşacık,sıcak elleriyle küçük kızın çenesini
okşayacak,yine ona "aferin"diyecekti.Neyseki günler
geçti.Kırk gün dolmak üzereyken bir öğretmen sınıfa
girdi ve"Hülya öğretmen bundan sonra 4.sınıfları
okutacakmış"dedi.Küçük kız kulaklarına inanamadı.Belki
de hayatının ilk acı hayal kırıklığıydı.Dersin sonuna
kadar zor tuttu kendini.Zil çalar çalmaz hıçkırıklara
boğuldu.Okuldan eve ağlayarak geldi.Annesine olanları
anlattı.Annesi Hülya öğretmenine telefon açıp kararının
sebebini sordu.Hülya öğretmen ne söyledi,küçük kızla ne
konuştu...Hepsi hafızamdan silinmiş hatırlamıyorum.O
günkü telefon görüşmesinden sonra küçük kız,bir okul
dönüşü Hülya öğretmenle karşılaştı.Hülya öğretmen küçük
kızı görünce çok sevindi.ona sarıldı,yanaklarından
öptü.Küçük kızın yanaklarında ruj izleri kalmıştı.Hülya
öğretmen "bak yanaklarına kelebekler konmuş"dedi.Yine
mutluydu,yine sevinçten uçuyordu küçük
kız,yanaklarındaki kelebeklere eşlik edercesine...Küçük
kız ertesi gün eski sınıfına girdi.Okulun ilk günü
çizdiği resim yeniden canlandı.Hülya öğretmen yazı
tahtasının önünde duruyor,küçük kıza gülümsüyordu.Ve
arkadaşları,isimleri Ayşe,Fatma,Ali,Ahmet olan
arkadaşları,onlar da o gün oradaydılar.Şimdi küçük kız
büyüdü.Bir zamanlar babasıyla el ele yarı ürkek,yarı
heyecanlı girdiği okul kapısından bu yılın sonunda
ayrılıyor.Yeni bir resim çizecek küçük kız.Elleri
öğretmen masasının üzerinde,gözleri yoklama
listesinde.Kendini çizecek küçük kız.İsimleri
Ayşe,Fatma,Ali,Ahmet olan öğrencileri-kimbilir bunların
içinde okulun o ilk gününü resimleştiren kırmızı çoraplı
küçük bir kız olacak.Yine resimde bir şey eksik
olacak.Kimse dolduramayacak onun yerini.Küçük kızı
okutan,adı Hülya olan öğretmenler de...O kürsü hep boş
kalacak.Küçük kız elini yanaklarında
gezdirecek,kelebeklerin uçtuğunu farkedecek.Bir okul
dönüşü Hülya öğretmeni bekleyecek,kimbilir belki
karşılaşırız ümidiyle...
LİSELİ KIZ
Yavaş yavaş tırmanıyordu merdivenleri.Birazdan sağa
dönüp sınıfa girecekti.Anlamsız bir güne daha
başlıyordu.Kapıdan seyredildi bir sürü liseli.Sınıf aynı
sınıf,sıralar aynı sıralar.Değişecek bir şey vardı,o da
LİSELİ KIZ'ın ümitleri!!!Bir kaç gün öncesi saklandı
gözlerine.Her zaman ki igbi camdan bakıyordu,okulun
kapısının çiftlerini ezberlemişti,ne olmuştuda
gelmemişti SEVDİĞİ.Oysa her zaman ki gibi söz
vermişti.Çıkış zili çaldığında son kez baktı kapıya ama
boşunaydı gelmemişti .Her zaman ki gibi neşesinden
uzaktı.Ağır ağır inmişti merdivenleri belki işi
çıkmıştı,belki geç kalmıştı tesellilerle kendini
avuturken mahalleye gelmişti...Fakat o da ne!!!Neydi bu
sevdiğinin kapısının önünde ki kalabalık...!!!Neden
ağlıyordu herkes bi anlam veremiyordu LİSELİ KIZ...Dayanamadı
yolda ağlayan bir çocuğa sordu...Birden elinde ki
kitapları yere düştü...Gözleri kararıyordu,bir ağaç
fidanı gibi yere yığıldı kaldıkaldı LİSELİ KIZ...Konuşmak
istiyordu,birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı...Kimse
anlam veremiyordu neden ağladığına...SEVDİĞİNE AĞLIYORDU
LİSELİ KIZ...Genç yaşta toprak olan sevdiğine
ağlıyordu.Sonra okula geldi,sınıf aynı sınıf,sıralar
aynı sıralar...Geçti oturdu camın kenarındaki yerine...!!!!O
DA NE!!!!SEVDİĞİ KAPIDAYDI VE EL SALLIYORDU...HIZLA
KALKTI KIRILAN CAMIN SESİNİ DUYMADI BİLE ,HIZLA BIRAKTI
KENDİNİ BOŞLUĞA...Sınıf arkadaşlarıtoplanmıştı başına
ağlıyordu.!!!!O İSE CAM KIRIKLARIYLA KANLAR ARASINDA
GÜLÜMSÜYORDU!!!!KIRMIZI GELİNLİĞİ GİYMİŞ OKUL KAPISINDA
SEVDİĞİYLE''ELELE DURUYORDU LİSELİ KIZZ''!!!!!!Gencecik
yaşalrında toprak olan iki sevgilinin gerçek olmuş
yaşanmış hikayesidir........
Bir Annenin Kızına Nasihatları
Kızım.
Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa
olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme.
Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de
olsa anlatma.
Derler ki, “Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu
vardır o da gider söyler dostuna.” Bir ağızdan çıkan söz,
sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını
getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük
tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına
fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye,
dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin
hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne
ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve
kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye
çalış.
Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle
yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği
vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne,
kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik
bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip
kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması,
geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak
erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol
harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin
verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile
öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek
yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde
duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok
üstünlükleri bulunmaktadır.
Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu
kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu;
ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda
bekletme. İçeri girere girmez elindeki eşyaları al.
Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve
tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle.
Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet.
Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer.
Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda
farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz
uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle
olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi
tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden
bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı
karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun.
Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının
zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük
esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor
günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi
kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap.
Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri,
sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.
Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet
etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz,
tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda
bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde
yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken
mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır
gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun
gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima
yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun
anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden
dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol.
Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.
Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan
izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi
sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren.
Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı
neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma
armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy.
Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.
Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al.
Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en
kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini
tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla
yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini
ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca
da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu
huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden
şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin
mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu
da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al.
Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her
namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da
ekle.
Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende
iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla.
Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek
kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve
hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına.
Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl
dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her
şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.
Benim hikayem
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında
rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir
salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın
çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı
ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde
hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti.
Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini..
Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze
geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış
olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı..
Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle
gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı
da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette
tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark
etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi.
Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı
düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden
oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı
görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu..
Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul
civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için..
Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok
minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir
defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O
gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına
çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara
dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene
karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü..
Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes
nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu.
Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana
açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da
ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde
tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle
oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu
güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik
zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de
tanışırsınız.."
"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk
işte bu!.."
Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser
gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle..
Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El
sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı
delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir
manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız
yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet
yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun
nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken
tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor,
delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı
söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en
romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük
bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte
elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle,
onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine
korkuyordu ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi,
uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın
omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya
yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine
dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık
genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline
dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı..
"Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın
Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti
çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek,
hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar
para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah
erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş
dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis
köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken,
salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi
sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun..
Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler..
Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti
delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz
mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele
Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta
oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti.
Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke
orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o..
Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç
sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden
alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört
satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört
satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek
için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına
gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu
ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar
içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu..
Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı..
Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine
inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa..
Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı
yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi
kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü
satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben
de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım
birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar
veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu
anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben
olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi,
delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir
daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda
önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki
Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu"
olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi..
Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi..
Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi..
Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla,
umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama
bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi
bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin
tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza
verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O
dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine
koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı..
Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden
karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir
seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç
kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi
heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği
an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana
bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi.
"Bu da sonu onun..."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci
dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı
bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi
öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken
hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık
yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin
kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi,
canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin
romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna,
mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor..
Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı,
bendim!...
23 NUMARALI OTOBÜS
Bıraktım herşeyi artık ! ne işitiyor nede cevap
verebiliyorum..
Takatim kalmadı! Kalakaldı terminalde ey deli bu genç
gönlüm..
Gelmiyor 23 numaralı sevgi otobüsü.. yaş yirmi iken bak
oldu kırkdört ve ben halen bekliyorum, elimde bir küçük
valizim vardı, onuda almıyorum, ağırlık yapmasın, beni
götürün yeter!..
Ne umutlarla, ne hayellerle hazırlamıştım
valizimi..adına yazdığım şiirleri, uğruna kırdığım
kalpleri koymuştum içine, birde en sevdiğin..hani içi
fındık bahçesi..dışıysa senin gibi tatlı, çikolata..
Sayamadım kaç mevsim devretti birer birer, yaş yirmi
iken oldu elli..ben yoruldum be gülüm, sen sayıver olur
mu!
Hayat bu yalnız çekilmiyor! ateş isteme bahanesiyle iki
dost edindim..
Onlarda benim gibi bekler olmuşlar..Hallerini,
keyiflerini sorar isen yaş yirmi iken onlar da altmış
demiş..Olmazsalardı ben ne yapardım? be gülüm..kime
yanar,kimden yanardım..
Saat yine 23.00'ı gösteriyor. benim gözler yine dolar
oldu. Bir damla, iki damla derken yine dolduruyorum bir
bardağı, denizler kurusada balıklar ölmez diyor kendimi
avutuyorum..
Ey sevgili, hayatımın perisi.. bugün 23 Ağustos senin
doğum günün..
Ufukta bir otobüs gördüm şimdi, beş dakikaya kalmaz
belirir yanımda..
Dostlarım ayaklandı..
bu..
bu olsa gerek..
Evet sevgili 23 numaralı otobüs bu ! tam karşımda
duruyor, kocaman, ucu bucu görünmüyor..
Sarılıyorum dostlarıma..tamda üç kişilik yer var, diyor
kaptan..
Hadi kalbim diyorum önce sen bin,en yorgunumuz, yaşlımız
sensin..hasret atılıyor 'hayır' ben diyor..
-Elli sene yandım, sigaranı benimle yaktın..
Küçük bir nezaket istiyor..
En son ben biniyorum sultanım.. Herkes beyazlara
bürünmüş benim gibi, biner binmez hareket ediyor otobüs
şöförü yok !
Ve o an anlıyorum..Ben ebediyete gidiyorum..Tam sana
kavuşacağım derken ferdaya..
ilk günkü sevgimle ismine gidiyorum..
AYAKKABI
Sanki gelecek ay gökten para yağacak. Hem ev sahibim de
zengin biri sayılmaz ki. Kimseden borç istemeye de yüzüm
kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak,
bakkal artık beklemez, 5 de ona. Kalan 5 de bir hafta
yeter ya sonra”.
Adam evine geldiğini farketti. İçeri girdi,
sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi.
Yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi,
güler yüzle içeri seslendi;
--Alo !. . . kimse yok mu? Bu yorgun ve yaşlı adamı
karşılayacak kimse yok mu?
Hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;
-Kusura bakma bey, geldiğini duymadım.
-Eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.
-Öyle deme bey.
-Şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . .
elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. .
Onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı,
sadece gülümsedi.
-Yorgun görünüyorsun.
-Biraz yorgunun hanım.
-Acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.
-Hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir
şey rica edecem.
-Estağfurullah bey, buyur !. . .
-Ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir
leğene az bir su koysan, sana zahmet.
-Tabi hemen getiriyorum.
Adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen
suyla girdi. Adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan
merakla sordu;
- Benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?
Anne başını önüne eğdi,
-Ne oldu, bir şey mi var? …Söylesene canım.
-İçerde…ağlıyor.
-Ağlıyor mu !. . . Niye?
-Ayakkabı istiyor.
-Daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. Hem
ayakkabısı eski değil ki?
-Eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan
bir ayakkabıdan istiyor.
-Hanım biliyorsun para durumunu…
-Ben biliyorum da…
-Bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır.
Çağır gelsin.
Kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da
olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. Babası
yanına oturttu. Olabildiğince kırmamaya çalışarak
konuştu;
-Kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. Ayakkabı
alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski
değil.
-Başkası nasıl alıyor?
-Yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. Bizim
şimdi iyi değil. Bekle belki bir kaç ay sonra
alabiliriz.
-Banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam.
Yine ağlamaya başlamıştı.
-Ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun?
-4 milyon.
-Kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor.
Getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.
Kız hışımla getirdi, yere attı. Adam çocuğun
saygısızlığını görmemezlikten geldi. Küçük çocuklar için
böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu.
Hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük
dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey
düşünemez bile, diye aklından geçirdi. Fakat adamın da
yapacak birşeyi yoktu. Çok uzun bir sessizlik oldu, adam
kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu.
Hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına
sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. Adam
umutsuzca kızına bir daha sordu;
-Kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç
ay daha giysen.
-Eski işte eski, giymem. Bunlar eski !. .
Adam’ın içi içini yiyordu. Bir medet arar gibi hanımına
baktı. Yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her
gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı,
yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki
yana açtı. Adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.
-Kızım madem benim, “Ayakkabın eski değil” sözüme
bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm
bir çocuğun yanına gidelim. Sen ona da soracaksın. Eğer
sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya
beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım.
Ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu
duyunca heyacanlandı. Hemen hazırlandı. Baba kız el-ele
sokağa çıktılar. Hiç konuşmadan bir kaç sokak
geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi;
-Bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin
yaşlarında. Sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi
!. . .
Kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı.
Çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda
kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu.
Soramamıştı.
Babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına
gitti. Cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki
mendile bırakıp döndü. Adam oldukça üzgün, “-Çok mu
zalimce oldu. Ama başka çare de bırakmadı” diye kendi
kendine düşündü.
Köşede oturan çocuk, hâlâ şaşkın şaşkın, ağlayarak
uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk
değneklerinin arasından.
Gül Masalı
Bir zamanlar uzak diyarlarda küçük bir kasabada dürüst
ve çalışkan bir genç yaşarmış. Tüm gün ustasından
öğrendiği gibi demir döver kasabanın tüm ihtiyaçlarını
giderirmiş. Sutean adındaki bu genç adam herkes
tarafından sevilen sayılan biriymiş.Bir gün dükkanına
eski bir tencereyi tamir ettirmek isteyen hizmetçisi ile
birlikte Rosa adında çok çok güzel bir kız gelmiş..
Sutean görür görmez bu kıza aşık olmuş, ama kız ona
fazla yüz vermemiş. Tencereyi bırakıp dükkandan çıkmış.
Güzel kızın ayrılması ile birlikte sanki dükkandaki ateş
sönmüş; demirci Sutean'in kalbini buz gibi bir şey
kaplamış. Güzel kızın kalbini kazanabilmek için bir çare
aramaya başlamış. Ocağının başına oturmuş düşünürken bir
parça demir almış ve onu şekillendirmeye başlamış.
Çalıştıkça çalışmış ve ortaya çıkan şey şimdiye kadar
yaptığı hiçbir şeye benzememiş. Eşi benzeri görülmemiş
bir çiçek yapmış demirden... incecik yaprakları birbiri
etrafında kapanan dünyanın en güzel çiçeğini... Sabah
tencereyi almaya sadece hizmetçi kız gelmiş. Demirci
Sutean üzülse de güzel kızı göremediği için tüm umudunu
çiçeğine yüklemiş ve aşkının elçisi olarak göndermiş
hizmetçiyle...güzel kız çiçeği görünce büyülenmiş, kalbi
yumuşamış ve Sutean'in aşkına karşılık vermiş... Sutean
güzeller güzeli kız ile evlenmek için kızın babasından
izin almak üzere yaşadıkları şatoya gitmiş.Güzel kızın
babası bir büyücüymüş, ve kızının sıradan bir adama, bir
demirciye aşık olmasına çok öfkelenmiş. Bu ilişkiye
hemen bir son vermeye yemin etmiş. Hemen orada Sutean'i
öldürecek bir lanet okumaya başlamış ki, kızı dizlerine
kapanıp onu engellemiş.bunun üzerine büyücü kurnazlığa
başvurmuş; Sutean eğer sabaha dek şatonun etrafını demir
bir çit ile çevirirse kızı ile evlenmesine izin verecek
eğer başaramazsa güneş doğarken Sutean taşa dönecekmiş.
Eğer korkuyorsa bir daha dönmemek üzere şatoyu terk
edebileceğini söylemiş demirciye.. Demirci korkup da
sevdiğini terk edebilecek biri değilmiş. Hemen işe
başlamış, durup dinlenmeden çubuklar, teller hazırlayıp
onları diziyormuş. Sabaha karşı büyücü demircinin çiti
yetiştireceğini anlamış, ve onu engellemek için aklına
bir kurnazlık daha gelmiş... kızının kılığına bürünmüş
ve şarkı söylemeye başlamış. Şarkı öyle derin öyle
güzelmiş ki... demirci çekicini bırakıp dinlemeye
başlamış...Büyücü güneş doğana dek söylemiş. Güneş
ışıkları penceresine vurduğunda güzel kız uyanmış, hemen
pencereye koşmuş; çitin yarısı duruyormuş... demirciyi
uyarıp güneş ışığından kaçırmak istemiş, ama geç
kalmış.. Gün ışığı üzerine değer değmez genç adam taşa
dönüşmüş...büyücü neredeyse mutluluktan uçmak üzereymiş.
Babasının oynadığı oyunu gören kız çok üzülmüş, ve
elinde demircinin hediyesi olan demir çiçek ile taşa
dönüşmüş olan sevgilisinin yanına koşmuş. Ağlamış,
ağlamış, ağlamış... göz yaşları taşı eritememiş, ama
demirden çiçeği canlandırmış. Gözyaşları ile beslenen
çiçek büyümüş, serpilmiş, tüm şatonun etrafını
çevrelemiş. Demircinin tamamlayamadığı çiti çiçeği
tamamlamış. Bu güzel çiçeği görüp beğenenler alıp başka
yerlere de ekmişler ve böylece tüm dünyaya yayılmış.
Güzeller güzeli Rosa'nin (Gül) anısına her yerde onun
adı ile anılır olmuş.
ÖLEN SEVGİLİ |